Anneler için öyküler: Sonbahar Meleğime Öyküler

Sonbahar

Sonbahar

Sonbahar olanca güzelliğiyle sürerken kış da yavaş yavaş rüzgârını, soğuğunu paltosunun altına saklamış geliyor. Bizim mahalleye çarşamba günleri pazar kurulur ve ben o pazarın renklerini seyretmeye doyamam ve bana göre mevsimler işte o tezgâhlardan gelir, geçer. Sonbaharın bütün tonları tezgâhları boyar, şimdi de kış sebzeleri, meyveleri boy göstermeye başladı. Geçen hafta iri iri kestaneleri gördüğümde çocukluğumun kış geceleri geldi gözümün önüne, -bugün öylesi lezzetlerin yaşanmıyor olması ne yazık.

O zamanlar evlerde televizyon yok, insanların en büyük eylencesi(oyalancası), eğlencesi, bir araya gelip sohbet etmek, sevinçlerini, kederlerini paylaşmak, bu arada da kimyasal ilaç yüzü görmemiş doğal ve zengin çeşit meyveleri yemek.

 

O uzun kış gecelerinde bütün mahalle -çocuklarıyla beraber- Münevver yengemin evinde toplanırdık. Yengem, kasabamızın sırtını dayadığı Uzunlar dağından gelin gelmişti ve akrabaları her hafta -pazartesi günleri de bizim kasabanın pazarı kurulurdu- dağdan jip dolusu yiyecekleri yengeme getirirlerdi, biz çocuklar da kebapçı kedileri gibi onların gelişini beklerdik- babamın “arsızlanmayın, beklediğinizi belli etmeyin ayıptır” demesini de anlamazdık. O kadar çeşit üzümü ve üzüm adlarını bugün bile sıralayamam inanın. O kadar çok çeşit üzüm mü olurmuş! O kadar değişik renkte ve irilikte üzüm mü olurmuş! Hâlâ resim gibi gözümün önündeler. Hele tatları!..

 

Kestaneler… Çuvalla inerdi evin avlusuna. Kimisi, dişlerinle ısırdığında kabuğu çıtır çıtır hemen soyulur geriye sütlü şeker tadında kendisi kalırdı, onu çiğ çiğ yerdik. Kimisinin, kabuğu değil de hemen altındaki tüylü zarı inat ederdi soyulmakta işte onları közlerdik ya da suda haşlardık. Tabii yengem bunların ustası. İşte pazartesi günleri bütün konu komşu yengemin evinde toplanırdı. Münevver yengem akşamüzeri akrabalarını bin bir teşekkürle yolcu ettikten sonra hemen akşam için hazırlığa başlardı. Akşam misafirler geldiğinde çocuklar için ayrı sofra -kocaman sini(tepsi)- büyükler için ayrı sofra kurulurdu. O kocaman bakır kalaylı sininin üstünde neler yoktu ki! İri iri ballı kuru incirler; hepsi de sanki seçmece. Çanak çanak kuru üzümler, çekirdeklisinden çekirdeksizine kadar. Koca bir çanak payam(badem), özellikle kabuklu getirilir, yere serili olan örtünün üzerine konulan taşla kendin kırıp yemek ayrı zevktir de ondan, özellikle çocuklar için apayrı bir eğlencedir.

 

Daha bitmedi, bir çanak dolusu kavrulmuş, dövülmüş susam kavurması. Odayı misler gibi kokutan susam kavurmasına bayılmayan yoktur bizim oralarda. Kuru incirler ikiye yarılır, kelebek kanatları gibi iyice açılır ve susam kavurmasının olduğu çanağa batırılır, incir tostombul olana kadar içi doldurulur, güzelce top olana kadar her yanı düzeltilir ve ağza atılır, gözler yumulur, yavaş yavaş, hımm hummm sesler çıkartılarak, kendinden geçerek yenir.

 

Gelelim kestaneye. Sofrada hem çiğ haliyle bir çanak konur, bir çanak da dumanı üstünde haşlanmış haliyle ama en çok sevilen hali közlenmiş kestanedir tabii. Bizim oralarda kestaneyi közlemek için özel bir testi vardır evlerde; alt tarafı geniş ve bol delikli, iki kulplu, toprak testidir bu; yanmakta olan harlı ateşe oturtulur, içindeki kestaneler çatırtılarla pişer, yanan kabuklar testi çalkalandıkça düşer, geriye sadece kızarmış, kabuklarından kurtulmuş mis kokulu kestaneler kalır. Közlenen kestaneler kurumasın diye üstü bezle örtülü olarak tepsiye gelir. Bezi kaldırıp kaldırıp sanki hırsızlama yapılıyor gibi elini örtünün altına sokup alır tekrar örtüyü örtersin.

 

Sofradaki renkler biter mi bu kadarcıkla? Üzüm pestillerini unutmamak gerek. Beyaz leblebi şekerlerini. Sonra kabuklu yer fıstığını. Küçük ve renkli kaba şekerleri; ağzına alır almaz eriyen o tatlı cinleri. Bu kadar çok tatlı yenince tabii insanın içi fena halde tutuşuyor, toprak testideki toprak kokulu su dağıtımını da evin kızı üstleniyor, başlıyor bardak bardak-aynı bardakla- serin sudan dağıtmaya. Odanın ortasında güm güm yanan, yanakları kızarmış kömür sobasının ısısı fazla geliyor, kapılar, pencereler açılıyor.

 

Odanın muhabbeti, sıcaklığı kış gecesinin ayazını ısıttığı yetmiyor gibi gökyüzündeki Ay’a selam oluyor…

Pakize İşcan


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir